BGST Yayınları
Yeni Çıkanlar Tiyatro Müzik Dans Düşünce Ekoloji Kültürel Çoğulculuk Toplumsal Cinsiyet Hakkında
Türkiye’de İfade Özgürlüğü

Yazarlar: Ahmet Yaşar Ocak, Alişan Akpınar, Arif Ali Cangı, Ayhan Bilgen, Ayşe Günaysu, Ayşen Candaş Bilgen, Baskın Oran, Can Başkent, Doğu Ergil, Erdoğan Aydın, Eren Keskin, Erol Önderoğlu, Ertuğrul Kürkçü, Fatma Benli, Ferhat Kentel, Hamit Bozarslan, Hamza Türkmen, Handan Çağlayan, Hasan Saltık, Hülya Gülbahar, Leman Yurtsever, Mehmed Uzun, Meral Danış Beştaş, Nazan Maksudyan, Noam Chomsky, Oktay Uygun, Özgür Gürbüz, Rober Koptaş, Samim Akgönül, Seyfi Öngider, Ümit Kardaş, Yeşim Başaran

Editörler: Taner Koçak, Taylan Doğan, Zeynep Kutluata

bgst YAYINLARI, İstanbul, 2009
635 sayfa, 14,7 x 21,5 cm

ISBN: 978-975-6165-32-4

Türkiye’de İfade Özgürlüğü, bu alanda yoğunlaşan tartışmalara arka plan bilgisi oluşturma ve sosyolojik bir bağlam kazandırma çabasıyla hazırlandı. Kitabın ilk bölümü, ifade özgürlüğünün işlevi ve ifade özgürlüğüne getirilen yasal sınırlamaların ne zaman meşru sayılabileceği sorusuna yanıt vermeye çalışıyor. Türkiye’de devletin çıkarlarını merkeze alan uygulamaların, geniş kesimler açısından yarattığı mağduriyeti gözler önüne sermeyi amaçlıyor. 

Çalışmanın ikinci bölümü, “imparatorluktan millet yaratma” projesinin gayrimüslimler, Kürtler, Sünni Müslümanlar, Aleviler, solcular, kadınlar, cinsiyet kimliği tercihini özgürce kullananlar ve vicdani retçiler açısından yarattığı ifade özgürlüğü sorunlarını ele alıyor. Edebiyat ve sanat, insan hakları, çevre hakları, medya ve muhalif kurumlar gibi alanlarda yaşanan düşünce ve ifade kısıtlamalarını tartışıyor. 

Kitap Hakkında

İfade, var olmak ve Türkiye

Kerem Altıparmak

Ankara Üniversitesi, Siyasal Bilgiler Fakültesi İnsan Hakları Merkezi

Bu yazı Agos kitap eki, "Agos kitap/kirk"ün 10. sayısında Ağustos 2009'da yayımlandmıştır.

Bazı konuların sunduğu zengin materyal, üzerine yazmayı zorlaştırır. Türkiye’de ifade özgürlüğü, böyle ilginç başlıklardan biri. Hem ifade özgürlüğünün çok geniş anlamı, hem de Türkiye’deki çok boyutluluğu nedeniyle. BGST Yayınları’ndan çıkan Türkiye’de İfade Özgürlüğü kitabı bu zorluğu göğüslemeye soyunuyor. 3 editör (Taner Koçak, Taylan Doğan, Zeynep Kutluata) ve 32 yazar-düşünür, soruna farklı bir boyuttan bakıyor. Kitap alışılageldik ifade özgürlüğü kitaplarından farklı bir yöntem takip ediyor. Geleneksel yapıdan ayrılarak farklı ifade biçimlerine (örn. basın, siyaset vs.) ilişkin sorunları irdelemek yerine ifade özgürlüğü konuları üzerinden bir resim sunmayı deniyor. Konuları da, genel nitelikli değil spesifik (örneğin, siyasi ifade özgürlüğü yerine gayrimüslimlerin yaşadığı ifade özgürlüğü sorunları gibi) başlıklarla belirliyor. Bölüm başlıkları şunlar: ‘Gayrimüslimlerin Yaşadığı İfade Özgürlüğü Sorunları’, ‘Kürtlerin Yaşadığı İfade Özgürlüğü Sorunları’, ‘İnanç Özgürlüğü Bağlamında İfade Özgürlüğü Sorunları’, ‘Sol/Sosyalist Düşüncenin Karşılaştığı İfade Özgürlüğü Sorunları’, ‘Kadınların Yaşadığı İfade Özgürlüğü Sorunları’, ‘Cinsel Yönelim ve Cinsiyet Kimliği Bağlamında İfade Özgürlüğü Sorunları’, ‘Edebiyat ve Sanatta İfade Özgürlüğü’, ‘İnsan Hakları Bağlamında İfade Özgürlüğü Sorunları’, ‘Çevre Hakları Bağlamında İfade Özgürlüğü’, ‘Medya ve İfade Özgürlüğü’, ‘Vicdani Ret ve İfade Özgürlüğü’, ‘Muhalif Kurumlarda İfade Özgürlüğü’.

Bilinçli ve kanımızca anlamlı ve özgün bir tercih bu. Niye böyle olduğunu açıklamak için kitabın üzerine kurulu olduğu üç noktayı örnekleriyle açıklamakta fayda var.

Üç hareket noktası

a. Türkiye’de İfade Özgürlüğü, ifade özgürlüğü sorununu salt sınırlandırılabilir bir anayasal özgürlük olarak kavramıyor. Sadece toplumun değil insanın da kurucu unsurunun ifade özgürlüğü olduğu düşüncesinden hareket ediyor. İfade ve iletişim bir varlık sorunu. Yeşim Başaran’ın LGBT bireyler hakkında belirttiği gibi (s. 428 vd.). Ya da Rober Koptaş’ın ifadenin bir hayatı nasıl baştan sona sarıp sarmaladığını gösteren röportajı gibi. Çünkü Koptaş’ın Ermeniliği Ermenilik olarak algılandığında, yani var olduğunda hem içeriden hem de dışarıdan çok daha fazla sorun olmaya başlıyor. Ermenice konuşsa bile Ermeni olarak algılanmadığında ise daha rahat konuşuyor. (s. 231, 245)

Ama varlık sorunu her zaman bu kadar görünür olmayabilir. Handan Çağlayan’ın, Yılmaz Güney’in ‘Sürü’ filmindeki Berivan karakteriyle tanımladığı Kürt kadını gibi (s. 390 vd). Berivan konuşmaz, “zira ifade edeceği her şey zaten daha baştan anlamsızlaştırılmıştır.”

İfade var olmak anlamına geldiği için, hayatın en içine nüfuz eder. Samim Akgönül’ün, edilgen ifade türü olarak azınlık isimlerinin kullanılmasına ilişkin çalışması bu açıdan önemlidir. “[…] kendilerini yabancı hisseden ve daha da önemlisi yabancı olarak görülen mübadiller, varoluş meşruiyeti arayışı içinde, pozitif değerlere ve Türklüğe, Türklerin genelinden çok daha fazla gönderme yapmış […] azınlık/mübadil kimliklerini gizleme refleksi içinde davranmışlardır” (s. 217)

Ama dil her zaman bir anadil meselesi de değildir. ‘Soykırım’ sözünü kullanmak kadar (Maksudyan, s. 264 vd.), ‘gerilla’ ve ‘savaş’ terimleri de sorun haline gelebilir (Beştaş, s. 141). Ertuğrul Kürkçü’nün hatırlattığı gibi ‘hükümet’ değil ‘iktidar’, ‘komünist’ değil ‘sosyalist’ demek de başkalaşmaktır. Baskının başarısı da burada yatmaktadır: “sadece düşünceye değil, düşünceyle oluşmuş olan kişiliğe” de yönelmesi. (s. 348 ve 356) Düşünceyi ifadeden ayırmanın ne kadar anlamsız olduğu da böylece ortaya çıkar.

Sözün, dilin ve iletişimin değeri en çarpıcı ifadesini Mehmed Uzun’un çıkardığı üç derste kendini bulur: “Dil önemli, söz önemli”, “Sözün bir onuru, saygınlığı olmalı”, “Söz, güzel, yalın ve insani olmalı.” (s. 282 vd.)

b. Kitap, ifade ile varlık arasında kurduğu bu yakın ilişki nedeniyle, ifade özgürlüğünü geleneksel ifade araçları üzerinden taramıyor. Bunun yerine, spesifik gruplar üzerinden değerlendiriyor.

Şüphesiz, bu tercihin bir maliyeti var. Kitapta, bazı temel ifade sorunları üzerinde yoğunlaşılmıyor. Örneğin, akademik özgürlükler konusuna dolaylı çok sayıda atıf (Oran, s. 110 vd.; Bozarslan, s. 280; Keskin, s. 493-494; Kürkçü, s. 350-351) bulunmasına rağmen, sadece bu konuya özgülenmiş bir yazıya çalışmada yer verilmemiş. Ancak bu, ifade üzerine kurulan bir düzende temel sorunlarla ifadenin bütünleşmiş olmasından kaynaklanıyor. Alişan Akpınar’ın ‘Lise Tarih Ders Kitaplarında Kürt İmgesi: Hiçleştirme-Hainleştirme Politikası ve Bilimsel Etiğin İhlali’ başlıklı çalışması tam da böyle bir yerde duruyor. (s. 288) Bir başka deyişle, kitabın ortaya koyduğu gibi temel siyasi sorunları ifade özgürlüğünden ayırmak mümkün değildir. Bu nedenle bu özgürlüğü doğru anlamanın yolu, onu aracı olduğu konuyla birlikte ele almaktır. Örneğin, bir Alevi için ifade özgürlüğü sorununu, devletin daha büyük Alevi sorunundan ayrı değerlendirmek mümkün müdür? (bkz. Erdoğan Aydın, ‘Alevi Sorunu ve İfade Özgürlüğü’, s. 328 vd.)

Yine de, bu yöntemin akılda bıraktığı bir soru var; yöntem neden bazı sorunları kapsarken diğerlerini dışlar? Örneğin, “ ‘Çevre Hakları Bağlamında İfade Özgürlüğü’ (s. 501-538) şüphesiz önemlidir ama neden ‘İşçi Hakları Bağlamında İfade Özgürlüğü’nden daha önemlidir?” sorusunu net olarak cevaplamak mümkün değil.

c. Son dönemde yayımlanan ifade özgürlüğü çalışmalarında, Türkiye bağlantısı, ilginç bir şekilde, ağırlıklı olarak Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi üzerinden kuruluyor. Bu yayınların faydasız olduğunu belirtmek haksızlık olur. Ne var ki, soruna sadece böyle bir mercekten bakmanın ifade özgürlüğü sorununu biçimsel bir denge sorununa indirdiği de gözlemlenmektedir. Daha önemlisi, bu yaklaşım, AİHM’ye ulaşamayan ifade özgürlüğü sorunlarını görünmez kılıyor. Türkiye’de İfade Özgürlüğü ise genel ilkelerle Türkiye somutluğu arasında bir köprü kurmayı amaçlıyor, alışıldık sınırların ötesine de bakıyor. Müzik sektörüne genel bir bakış sunan Hasan Saltık söyleşisi (s. 449), muhalif kurumların kendi ifade kısıtlamalarının tartışıldığı Ayşe Günaysu’nun katkısı (s 604), bu açılımın tipik örnekleri olarak gösterilebilir.

Eleştiri

Kitabın olumlu tercihlerinin yanında, konusunu da dikkate alarak, eleştirilerden de sakınmamak gerekiyor. Derleme bir kitapta eleştiri konusu olabilecek iki husus, yazar ve konu seçimidir. Kitabın büyük bir kısmının bu açıdan doğru tercihlerde bulunduğunu yukarıda ifade ettik, ancak istisnalara da yer vermek bir zorunluluk. Vereceğimiz birinci örnek dar kapsamlı. ‘Alevilik ve İfade Özgürlüğü’ başlığını taşıyan Ahmet Yaşar Ocak söyleşisinin konuyu aydınlattığını ve iyi bir tercih olduğunu ifade etmek güç. İkinci eleştirimiz ise, kitaptaki genel nitelikteki kuramsal altyapıyı oluşturacak yazıların azlığı ve kitapla bağlantısının kısıtlılığı. Oktay Uygun’un hukuksal çerçeveyi sunduğu giriş yazısı ve Ayşen Candaş Bilgen’in muhalefet ve demokrasi eksenindeki genel değerlendirme yazısı, bu açıdan şüphesiz çok değerli. Bu kapsamda değerlendirilebilecek bir diğer yazı olan Doğu Ergil’in yazısı ise, genel geçer ifadelerle dolu olması bir yana, “2001 yılından itibaren Anayasa’da yapılan değişikliklerle bu hak Anayasa’dan kısmen çıkarılmış ve kullanımı müeyyidelere bağlanmıştır. Ne var ki, 25. Madde hâlâ yürürlükte olduğu için yasalardaki ‘cezalandırıcı ruh’ ile Anayasa’nın bu maddesinin lafzı arasında ciddi bir karmaşa doğmaktadır” görüşü, bu alanda çalışanları ancak şaşkınlığa uğratabilir.

Kanımızca, Bilgen ve Uygun’un yazıları kitabın tamamını tarayan analiz yazılarıyla desteklenip zenginleştirilebilir. Kitabın birinci bölümünün diğer bölümlerle daha güçlü bir teorik anlatıyla bağlanması diğer yazıların da birbiriyle ilişkisini güçlendirebilirdi. Çünkü, aşağıda iki örneğini açıkladığımız gibi, kitap çok önemli konularda farklı görüşlerin savunusunu da içeriyor.

Yeni tartışma konuları

Bu vesileyle, kitapta geliştirilen iki temel temaya değinmek faydalı olabilir.

Birinci nokta, ifade özgürlüğü kapsamının saptanması; özellikle son dönemlerde sıklıkla tartışılan ırkçı, ayrımcı ifadelerin kısıtlanmasının gerekip gerekmediği sorunu. Kitaba katkı sunan Oktay Uygun ve Ayşen Bilgen, bazı ifadelerin, ifade özgürlüğünün norm alanı dışında kalması gerektiğini düşünüyorlar. Bilgen’e göre ayrımcı düşüncelerin varlığı “eşit vatandaşlık fikrinin ve eleştirel düşüncenin önünü, irrasyonel, tutkulu, duygusal ve ayrımcı söylemler aracılığıyla kapatma yolunu arayan ifadelerin politizasyonunun hukuk devleti tarafından denetlenmesini gerekli kılar.” (s. 93) Oysa hemen öncesinde, Chomsky şunları söylüyor: “Eninde sonunda sorulması gereken soru şudur: Bu kararı kim veriyor ve uyguluyor? Bunu yapabilecek sadece tek bir bağımsız yapı vardır, o da devlettir, devlet iktidardır, hükümet iktidardır veya polistir, FBI’dır.” (s. 75) Gerçekten de, Meral Danış Beştaş’ın yazısı, Yargıtay’ın norm alanını nasıl tanımladığını ortaya koyuyor (s. 143): “[…] Abdullah Öcalan’ın görüş ve düşüncelerinin toplum içinde benimsenmesi, yayılması ve kökleşmesini telkin ve teşvik edecek şekilde yaptığı konuşmanın içeriği, sanığın konumu, hitap edilen kitle tarafından algılanma biçimi de nazara alındığında, düşünce ve ifade özgürlüğü kapsamında kabul edilemeyeceği” (abç). Bilmem hatırlatmaya gerek var mı, Hrant Dink davasında Yargıtay Ceza Genel Kurulu da “bir düşünce açıklaması olarak değerlendirilemeyecek beyanlar” formülünü, yani norm alanı kısıtlamasını kullanmıştı.

İkinci husus, kitabın arka kapağında ifadesini bulan ‘imparatorluktan millet yaratma’ projesi vurgusu. Belli ki bu gözlem sadece editörlerin değil, çok farklı kesimler hakkında değerlendirme sunan yazarların da ortak çizgisi. Yeni millet yaratma projesinin ifade özgürlüğüne ilişkin sorunların tamamının arka planında çalıştığı ve uzun bir süre en önemli kısıtlama unsuru olduğu şüphesiz. Kitaptaki yazılar bunu açıklıkla ortaya koyuyor. Ancak sorunu tamamen bu paradigma üzerinden kurmak bazı sorunları eksik değerlendirmemize yol açabilir mi? Yine kitaptan bir-iki örnek verelim. Ertuğrul Kürkçü, ifade özgürlüğünün kısıtları arasında devlet dışında paramiliter grupları (s. 347) ve sermayeyi (s. 358) gösterirken çok önemli bir noktanın altını çiziyor:

“Madem ki para dolaşıyor, para eden düşünce de dolaşsın, ne var bunda, o kadar da içimize kapalı olmayalım, dünyaya açılalım dendi. Bu durum muhalefete, eleştirel düşünceye, işçi hareketinin sorunlarına kafa yoran çok yaygın bir aydın tabakasının adım adım devşirilmesinin ve bu endüstriye entegre edilmesinin yolunu açtı.”
Bu saptamanın, doğrudan yeni ulus oluşturan devletten gelen saldırı kadar incelemeye değer olduğunu söylemek istiyorum. Ama ‘imparatorluktan millet yaratma’ paradigması, doğrudan devletten gelen sınırlandırmaları açıklamak için de her zaman yeterli değil. Bu projeyi yıkmaya çalıştığı ileri sürülen mevcut hükümetin çıkardığı ceza kanununda çocukların bile ifadeleri nedeniyle ne kadar vahim yargılamalara muhatap olduğu, yine kitapta, Meral Beştaş tarafından anlatılıyor.

Editörler, kitapta yer alan Ayhan Bilgen röportajındaki “her biri ayrı ayrı baskılara maruz kalan toplumsal kesimler diğer kesimlerin taleplerinin gerçekleşme ihtimalinden ürkmese ve onların yaşadıkları sorunları biraz olsun tanıyabilse, bu kadar yoğun kısıtlamalar toplumsal onay görmeyecek, dolayısıyla uygulanamayacak” görüşünü paylaşıyorlar. Kanımızca anlamak, tartışabilmek ve karşı çıkabilmek, kabul etmekten daha önemli. Yani bir başkasını tanımayı onun hayatını onaylamak değil, iletişim kurabilmek olarak anlıyoruz. İfade özgürlüğü de herkesin aynı hayatı tercih etmesini sağladığı için değil, birbirini anlayıp tartışmayı sağlatabildiği için önemli. İşte Türkiye’de İfade Özgürlüğü, farklı ve geniş bir perspektiflerden bakışı mümkün kılarak bu sürece önemli bir katkı sunuyor.

 

 

Komple bir 'ifade özgürlüğü' kitabı

26.06.2008

Baskın Oran

27 Haziran 2009 tarihli Radikal Kitap Eki'nde yayınlanmıştır.

Bütün özgürlüklerin anası olan ifade özgürlüğünü (İÖ) her yönüyle ele alan bir kitap nihayet çıktı. Niye anası? Tüm özgürlükleri o doğuruyor da ondan. İÖ olmadan mahkemede savunma dahi yapamazsınız; bir de oradan cezayı bastırırlar. Çok büyük ihtiyaçtı böyle bir kitap; hemen tanıtımına geçeceğim, ama izin verin, gerçek ifade özgürlüğü ile bizdeki arasında adamı çarpan terslikler var, onları iki kelimeyle anlatıp öyle geçeyim.

Bir kere, bizde gerçek ifade özgürlüğü yok ama, şükür ki ‘ikamesi’ var: Hakaret ve hatta Ölümle Tehdit Özgürlüğü. Milletvekili Süleyman Sarıbaş 3.5 yıl mahkemelerde sürünen Azınlık Raporu için “Babalarının kim olduğunu analarına sorsunlar” dedi, Yargıtay’dan beraat etti. Helal olsun Türk yargısına. İkincisi, (bundan sonrasını Prof. O. Uygun’dan dinlemek lazım asıl) AİHM uygulamasına göre bir açıklamanın ifade özgürlüğü sınırlarını aşması için hakaret, şiddet, nefret söylemi taşıması gerekir. Ama bunlar bile yetmeyebilir. 1) Bunu yapan kişinin başkalarını etkileme gücü olmalıdır; 2) Açıklamanın yapıldığı ortam, yer ve şekil kamuoyunu etkilemeye müsait olmalıdır. Kıraathanede okey oynarken ‘üfürmek’ ile TBMM’de konuşmak bir değildir. Ama bizde mukaddes devleti korumak için konuşmanın yalnızca içeriği dikkate alınır. Buna da helal olsun.

Üçüncüsü, AİHM uygulamasında en geniş ifade özgürlüğü şu birinci takımı eleştirenlere tanınır: Devlet, hükümet, kamu kurumları. Çünkü bunlar zaten her türlü yolla kendini savunma olanaklarına sahiptir. Onların arkasından ikinci takım gelir: Politikacılar ve sorumlu bürokratlar. AİHM, ifade özgürlüğünü sıradan yurttaşları eleştirenler için dar tutar en çok. Bu üçlü derecelendirme bizde tersinedir. Buna da bir helal diyelim ve Türkiye’de İfade Özgürlüğü kitabın tanıtımına geçelim...

Konular uzmanları tarafından işlenmiş ve iki ana bölümde toplanıyor. 1) İÖ’nün işlevi, sınırlama tartışmaları ve Türkiye’deki uygulama; 2) Farklı kimlikler ve alanlar bağlamında İÖ sorunları.

Birinci Bölüm, temel tartışmaların yanı sıra, ülkemizdeki uygulamayı AİHM, ABD Yüksek Mahkemesi gibi kurumların içtihatları ışığında ele alıyor ve Nefret Söylemi denilen belanın İÖ karşısındaki durumunu irdeliyor. Buradaki makaleler şöyle:

“AİHS ve Türk Hukukunda İÖ’nün Sınırlarması”nda Prof. Oktay Uygun 2001-04 reformlarını alıyor ve önemli kimi davalara ilişkin Yargıtay içtihadının yanı sıra TCK 301, TMK, “Suçlu ve Suçluyu Övme” gibi mevzuatı tartışıyor.

Chomsky’den “İÖ Sorunu” adlı çeviri, açıkça şiddet çağrısı yapmadıkça hiçbir görüş kısıtlanmamalı, anti-semitist propaganda bile özgür olmalı, diyor.

Yd. Doç. Ayşen Candaş Bilgen’ “Muhalefet ve Demokrasi: Hem Politik hem de Liberal Bir Hak Olarak Düşünce ve İÖ” bunun tersini söylüyor: Nefret Söylemi’nin yasaklanması yönündeki Kıta Avrupası geleneğini öneriyor.

Prof. Doğu Ergil’in “Demokratik ve Katılımcı Yönetimin Önkoşulu olarak Demokrasi” makalesi İÖ’nün bir önkoşul olduğunu tekrarlıyor.

Bendenizin “Azınlık Raporu’nun Hikâyesi” bu “kemiksiz” İÖ davasını baştan sona anlatıyor.

Av. Meral Danış Beştaş’ın “Kürt Sorununda İÖ: Mevzuatta-Uygulamada Ayrımcılık ve Çifte Standart”ı olay ve mahkeme kararı vererek, Türkiye’de iki farklı hukuk olduğunu kanıtlıyor. TMK’yı masaya yatırıyor.

Av. Fatma Benli “İÖ Bağlamında Kadınların Kıyafet Sorunu”nda başörtüsü konusunu işliyor ve üniversitelerdeki yasağın hukuksal gerekçelerini sarsıyor.

İkinci Bölüm kitabın büyük kısmını oluşturuyor. İÖ kısıtlamalarına maruz kalan kesim ve alanları teker teker işleyerek, bu ülkede bir avuç yönetici dışında İÖ’nün herkesin sorunu olduğunu ortaya koyuyor. Buradaki yazılara geçelim:

Doç. Ferhat Kentel “Seküler Türk Milliyetçiliğinin Karşısında Ötekileştirilen Kimlikler”adlı söyleşide insanların kendilerini güvenceye almak için içlerindeki “öteki”yi nasıl bastırdıklarını, farklı kesimlere karşı nasıl saldırganlaştıklarını anlatıyor.

Prof. Samim Akgönül “Seni Bir Tek Sessizliğin Kurtarabilir Azınlık Kimliğinin İfadesi, Türkiye’de Toplumsal ve Hukuki Engeller” makalesinde gayrimüslimlerin kimliklerini hangi yöntemlerle gizlemeye zorlandıklarını iki örnekle işliyor: Soyadları ve ana dil.

Agos’tan Rober Koptaş “Ermeni Cemaatinin Yaşadığı İÖ Sorunları” söyleşisinde, cemaatten birinin özyaşam öyküsü altında, Ermenilerin karşılaştığı ayrımcılıkları birinci elden anlatıyor.

Doç. Nazan Maksudyan’ın “Ermeni Sorunu Bağlamında Çeviri ve Otosansür”ü çeviri kitaplarda özellikle failleri ve yapılan zulmü konu alan bölümlerin nasıl sansürlendiğini örnekliyor.

Prof. Hamit Bozarslan’ın “İÖ’nün Ötesinde ve Berisinde” makalesi, sorunun kökeninde iktidar ve tahakküm sistemlerinin Kürtleri “geri, medeniyet-öncesi, feodal, cahil” olarak kodlamasının yattığını anlatıyor.

Artık aramızda olmayan Mehmed Uzun’un “Sözün Güzelliği, Gücü ve Saygınlığı” denemesi Diyarbakır’da verdiği konferansı insanların nasıl heyecanla izlediğini hikâye ediyor.

Alişan Akpınar’ın “Lise Tarih Ders Kitaplarında Geliştirilen Kürt İmgesi: Hiçleştirme-Hainleştirme Politikası ve Bilimsel Etiğin Hali” makalesi Kürtlerin bu kitaplarda ancak “hain” diye geçtiğini söylüyor.

Bu kapsamlı derlemede inanç özgürlüğü bahsi Hamza Türkmen’in “Müslümanların Adalet Arayışı ve Muhalif Kimlik” yazısında, Ahmet Yaşar Ocak’la yapılan “Alevilik ve İÖ” adlı söyleşide ve Erdoğan Aydın’ın “Alevi Sorunu ve İÖ” makalesinde ele alınıyor.

Sol düşüncenin İÖ sorunları Ertuğrul Kürkçü’yle yapılan “Sosyalist Düşüncenin Önündeki İfade ve Örgütlenme Özgürlüğü Engelleri” söyleşisi ile Seyfi Öngider’in “İÖ ve Sol” adlı makalesinde işleniyor. Her iki yazı da bu durumun fikir ortamını nasıl yoksullaştırdığını anlatıyor.

Hülya Gülbahar’la yapılan “Kadınlar ve İÖ” söyleşisi kadınların İÖ sorunlarını geniş biçimde ele alıyor. Handan Çağlayan’ın “Berivan’ın Suskusu: Kürt Kadınları Açısından İÖ” makalesi Kürt kadınlarının devletin gözünde “yasadışı örgütün maşası” olarak algılandıklarını, feministlerce de ulusal kimliği ön plana çıkarmak yüzünden “gerektiği ölçüde feminist” sayılmadıklarını anlatıyor.

Yeşim Başaran’ın “Türkiye’de LGBT Yoktur, Varsa da Genel Ahlaka Aykırıdır” makalesi farklı cinsel eğilimlere reva görülen baskıları sıralıyor.

Yine Mehmed Uzun’un iki yazısı, kitaplarına yapılan baskıları ve açılan davaları konu alıyor.

Kalan Müzik sahibi Hasan Saltık’la yapılan “Müzik Sektörü ve İÖ” başlıklı söyleşi özellikle 90’larda muhalif müzik grupları ve Kürtçe müzik üzerindeki baskıları ele alıyor.

Av. Eren Keskin ile Mazlumder eski başkanı Ayhan Bilgen kendileriyle yapılan söyleşilerde insan hakları aktivistlerine niye bu denli baskı yapıldığını tartışıyorlar.

Av. Arif Ali Cangı’nın “Yaşamın Savunulmasında Düşünce ve İletişim Özgürlüğü” makalesinde altın şirketleri, devlet ve medya tarafından Bergama köylülerinin sesinin nasıl kısılmaya çalışıldığı anlatılıyor.

Gazeteci Özgür Gürbüz “Medyanın İÖ İhlalleri ve Çevre Sorunları” makalesinde çarpıcı örnekler var.

Bianet’den Erol Önderoğlu “Türk Medyası: Bağımlılığa Razı, Kamusal Görevinden Uzak, İtilip Kakılan” adlı yazısında İÖ kısıtlamalarından gazeteci, yazar ve yayıncıların payına düşenlerin dökümünü yapıyor.

Av. Ümit Kardaş “Vicdani Ret İtirazının Boyutları”nda militarizmin kendini nasıl ürettiğini ele alıyor ve bu insanlara reva görülen “sivil ölüm”ü anlatıyor. Can Başkent ise “Bir Öz-İfade olarak Vicdani Ret” makalesinde kavramın felsefi boyutlarına giriyor.

Ayşe Günaysu “Ya Kendi Düşüncemize Vurduğumuz Zincirler”de muhalif-sol düşüncenin henüz dar cemaat yapısından kurtulamamak yüzünden birey haklarını gerektiği ölçüde tanımadığını ele alıyor.

Bu yapıt alışılmadık genişlikte bir kapsama sahip. Değinmediği konu, alan, kesim kalmamış. Uzmanların kaleminden, komple (ve kalın) bir İÖ elkitabı.

Satın Al
bgst@bgst.org 0212 2511921 Tomtom Mahallesi, Kaymakam Reşat Bey Sok. 9/1 Beyoğlu - İstanbul
BGST web sitesinde yayımlanan yazılar/çeviriler BGST sitesindeki orijinal linki verilerek kaynak gösterilmek ve yazarının/çevirmeninin adı mutlaka belirtilmek kaydıyla, ayrıca bir izin almadan internet üzerinden elektronik ortamda kullanılabilir. Yazı ve çevirilerin basılı ortamda kullanımı için yazar/çevirmenin izni gereklidir.

Barındırma: HostingEvi