Etiketler

Nurcan Baysal ile Söyleşi: Şimdi Sesimizi Yükseltmezsek Ne Zaman Yükselteceğiz?
Nurcan Baysal ile Söyleşi: Şimdi Sesimizi Yükseltmezsek Ne Zaman Yükselteceğiz?

Haziran 2015’te yapılan genel seçimden sonra doğu illerinde askeri operasyonlar tekrar başladı ve 1 Kasım 2015’teki genel seçimin ardından operasyonların yoğunluğu daha da arttı. Türkiye’de 90’larda yaşanan iç savaş konseptine geri dönüldüğünü görüyoruz. Ama 90’lardan farklı olarak bu savaş şehir merkezlerinde, ilçelerde ve mahallelerde yürütülüyor. Bu durum, sivillerin çok daha fazla zarar görmesine neden olurken yerleşim alanları, şehir merkezleri yok ediliyor. Sokağa çıkma yasakları üzerine konuşarak başlayabiliriz. Bu yasaklar bölge halkının yaşamını nasıl etkiliyor?

Öncelikle, sokağa çıkma yasağının ne demek olduğuna değinmek istiyorum. Biliyorsunuz, bölgede 2015 Ağustos’undan beri sokağa çıkma yasakları var. Bunlar başta birkaç günlük yasaklar olarak başladı. Daha sonra uzun yasaklar hâlini aldı. Bugün Diyarbakır’daki sokağa çıkma yasağı 180 günü geçti. Şırnak ve Nusaybin’de operasyonların bittiği söylense de yasaklar hâlâ devam ediyor… Korkunç hukuksuz bir süreçten, aylarca süren çok uzun yasaklardan bahsediyoruz bölgede.

İnsanlar, sokağa çıkma yasağı denince bunun ne demek olduğunu tam olarak algılamayabiliyorlar. Basit bir sokağa çıkamama durumundan bahsetmiyoruz. Şundan bahsediyorum:Bir evin içinde kapalısın, dışarı çıkamıyorsun. Aynı zamanda elektrik yok, aynı zamanda su yok. Aynı zamanda sen evin içinde olsan bile sokağa bombalar atılıyor ve ölüm tehlikesiyle karşı karşıyasın. Sokağa çıkma yasağı sırasında evini terk etmemiş ailelerin, o dönemlerde evin koridor kısmında ya da duvarla daha korunaklı iç kısımlarında kalmaya çalıştıklarını görüyorsun. Türkiye İnsan Hakları Vakfı’nın 20 Nisan tarihli raporuna göre, sokağa çıkma yasağı sırasında öldürülen sivillerden 200’ünün kendi evlerinin içinde katledildiğini görüyoruz. Evinin içinde, avlusunda, su içmeye giderken ya da cam kenarında otururken… Elektriksizliği, susuzluğu yaşarken kendi evinin içinde katledilebiliyorsun. Böyle bir şey bu sokağa çıkma yasağı.

Ayrıca, insanlar sadece sokağa çıkma yasağının olduğu mahallelerde değil, sokağa çıkma yasağı olmayan yerlerde de katledildi. Mesela Diyarbakır Suriçi’nde belirli mahallelerde, Gazi Caddesi’nin sol tarafındaki mahallelerde sokağa çıkma yasağı varken bu caddenin sağ tarafında bulunan ve sokağa çıkma yasağı olmayan İskenderpaşa Mahallesi’nde, 2 Ocak’ta Melek Apaydın evinde çocuklarıyla kahvaltı ederken katledildi. Bomba düştü ve kafası koptu, çocuklarıyla kahvaltı ederken… Benim bürom, sokağa çıkma yasağı olan yerlerin çok uzağında değil, çok yakınında da değil; ona rağmen ocak ya da şubat ayında büromun olduğu binaya on beş kurşun geldi. Bunu neden söylüyorum? Çünkü o kadar uzak bir mesafeden atılan kurşun eğer buralara kadar gelebiliyorsa bütün bunlar kurşunların, silahların ne kadar pervazsızca kullanıldığının birer göstergesi aslında. Sokağa çıkma yasağı, böyle bir şey demek.

Bu konu bana özellikle yurtdışında çok fazla soruluyor. Geçen ay Brüksel’de bir gazeteci sormuştu, “Paris’te de bombalamadan sonra sokağa çıkma yasağı oldu. Abartıyor musunuz?” diye. Bunu, Paris’teki gibi bir sokağa çıkma yasağı olarak algılamamak lazım.

Siz bu dönemde nerelerde bulundunuz?

Diyarbakır’da yaşıyorum, yasaklar sırasında Suriçi’nde de sık sık bulundum. Yasaklar her ne kadar altı mahallede uzun süre devam etse de, yasak olmayan mahallelere de yaklaşık 15 Aralık’tan 15 Şubat’a kadar pek girilemedi. Suriçi’nin yanı sıra birkaç kez de Cizre’de bulundum. Bu hafta gidebilirsem Yüksekova’ya gideceğim. Nusaybin ve Şırnak açılırsa oraya gideceğim.

Bugün yaşananları 90’larla karşılaştırdığınızda neler söyleyebilirsiniz?

Özellikle Cizre’yi gördükten sonra bu dönemki savaşın farklı özellikleri olduğunu düşünüyorum. 90’larda görmediklerimizi bu dönemde görüyoruz. Bunlardan biri duvar yazıları. Diyarbakır Suriçi’nde iki üç günlük yasaklarda bile duvar yazıları görülmüştü. Duvar yazılarıyla verilmek istenen birtakım mesajlar var; bunlar hem ırkçı, hem de aslında çok cinsiyetçi… Özellikle Cizre’den, en son Yüksekova’dan geçen birkaç resimde duvar yazılarının ne kadar cinsiyetçi olduğunu görüyoruz.

Birçok şeyin videolara alınıp aynı zamanda sosyal medya aracılığıyla servis edilmesi de gene bu döneme özgü. Hiçbirimiz Nusaybin’e giremiyoruz ama yapılan vahşet medyaya servis ediliyor. Yüksekova’da bir buçuk ay önce, bağırsakları kediler tarafından yenilen cenaze görüntüsünün gerçek olduğunu kabul etti Hakkari Valisi. Görüntüyü sosyal medyaya servis edene soruşturma açılacağı söylendi. Neden bir bedene böyle işkence ediliyor? Bunu yapan birine neden herhangi bir soruşturma açılmıyor? Ara ara medyadan çok fazla tepki gelirse birtakım soruşturmalar açıldığı söyleniyor. Cenazelere ilişkin birçok görüntü sosyal medyaya servis edildi. Rozerin’in cenazesi bugün birkaç saat önce bulunmuş. Rozerin, Ramazan, İsa, Mesut… Bu insanların öldüğünü sosyal medya hesaplarından öğreniyoruz. Herhangi bir yetkili aileye ulaşmış değil. Daha çok JÖH ve PÖH’lere ait olduğu söylenen sosyal medya hesaplarında, “Bugün İsa Oran öldürüldü” diyen bir resim geçiyor ya da Rozerin’in resmi geçiyor. Aileler ya da bölgedeki pek çok insan artık bu hesapları takip ederek çocuklarına ne olduğunu öğrenmeye çalışıyor. Bu hesaplardan, bu insanların ölü bedenleri, hatta bazen işkence edilmiş bedenleri, videoları servis edildi. Örneğin, ben, aralık ve ocak ayında özellikle iki tane cenazeyle birebir ilgilendim. İsa Oran ve Mesut Seviktek’ti. İkisi de Suriçi’nde öldürülmüşlerdi. Biz çok uzunca bir süre bu iki cenazeyi almak için uğraştık, yetkililere gidip geldik, heyetler oluşturduk. Ocak ayının başında bir grup aydın olarak, zamanın başbakanı Davutoğlu’yla görüştük. Görüşme konularımızdan biri de İsa ve Mesut’un cenazeleriydi ve Davutoğlu, bu iki cenazeyle birebir ilgileneceğini söyledi. Ondan sonra cenazelerle ilgili birkaç kere İçişleri Bakanlığı’ndan arandık. Sonuç olarak, ocak ayının sonunda İnsan Hakları Derneği’ne telefon geldi ve bu iki cenazenin morga getirildiği söylendi. Bu iki cenaze morga getirildiğinde parçalanmışlardı. Ben bu konuda bir yazı da yazdım daha sonra. Yazıyı o kadar dikkatli yazdım ki.. Çünkü o cenazelerin nasıl parçalandığının detaylarını koymak istemedim. Bazen vahşeti yazarken aileyi düşünmek durumunda kalıyorsunuz, insanların kulağına öyle bir şey fısıldamak istemiyorsunuz. Bunun bilinmesi lazım ama öylesine bir vahşet ki ben fısıldamış olmayayım diye düşünüyorsunuz. Mesut ve İsa’nın cenazelerine yapılan işkenceleri gördüğümde, insanoğluna öyle bir işkence yapılabileceğini tahayyül edemezdim, bunu anlatamam. Bu ülkenin başbakanına kadar söylediğimiz ve takip edilen iki cenazeden bahsediyorum. İki ay sonra öğreniyoruz ki, o cenazeler zaten, özel timlerin karargâh olarak kullandığı okulun bahçesindeymiş. Artık öyle bir noktaya geliyorsunuz ki, doğru yalan her şey birbirine karışıyor. Cenazelerin bu şekilde parçalanmasını, görüntülerin servis edilmesini bu dönemde yaşıyoruz.

90’larda boşaltılan köylerdi, şimdi koca koca ilçelerin boşaltıldığını görüyoruz. Bazı ilçelerde halka “terk edin” diye anonslar yapıldı. Peki nereye gidecekler? İnsanların hepsinin gidebilecekleri ikinci bir evi yok ki! Güvenlik güçleri şöyle düşünüyor olabilir: Burada kalmayı tercih ediyorsan ölmeyi tercih ediyorsun ya da zorunlu göç edeceksin. Burada savaş hukukuna aykırı bir şey insanlara dayatılıyor. Terk edemeyen çok insan oldu. Yüksekova’da sokağa çıkma yasağı sırasında bile beş bin kişi vardı kalan. Nusaybin’de kaç bin kişi olduğunu bilmiyoruz ama Şırnak’ta hâlâ siviller var.

90’larda olmayan başka bir şey de karargâh olarak kullanılan evler. Güvenlik güçleri boşaltılan evlere girip orayı karargâh olarak kullanıyorlar. Mesela insanlar bazı yerlerde sokağa çıkma yasaklarında başka bir yere gitmek istemediler çünkü Cizre’de neler yapıldığını gördüler. Yüksekova’da da karagâh olarak genel ekonomik durumun biraz daha üstünde, daha rahat, konforlu evler kullanılmış. Cizre’de karargâh olarak kullanılan evlerden birine gittim. Gittiğim bina o mahalleye göre çok daha iyi durumdaydı. En azından her evde klima vardı, banyoları daha iyi olan evlerdi. Bu binalar hem karargâh olarak kullanılmış hem de talan edilmiş. Eğer bir evde plazma tv varsa artık o yok. Yerinden çıkarılamamışsa da kurşunlanmış. Mesela, Cizre’de neredeyse her evde buzdolapları kurşunlanmıştı. Buzdolabından ne istiyorsun? Fırını, buzdolabını her şeyi kurşunlayalım, ellerinde bir şey kalmasın mantığı. “Bir devlet bunu niye yapar?” sorusunun cevabını bulmuş değilim. Geri dönemesinler diye, geri döndüklerinde bir şey bulamasınlar diye muhtemelen. Bunlar oradaki nüfusu azaltma politikasının bir parçası, bu belli oluyor. Yüksekova’ya henüz gitmedim ama telefonla konuştuğum insanlar hendeklerin olmadığı mahallelerde de birçok evin yıkılmış olduğunu söylüyorlar. Yüksekova’nın nüfusu azalsın diye düşünüldüğü belli oluyor. Özellikle Rojava’yla sınır hattındaki Kürt nüfusu azaltmaya yönelik bir politika gözlemliyoruz. Devlet, böyle bir kini, böyle bir vahşeti uyguluyorsa vatandaşına, bir daha Kürtlerle masaya hiç oturmamayı düşünüyor herhalde. 90’larda da Diyarbakır’daydım; bunlar hiç görmediğimiz şeylerdi.

Bugünkü savaşta bölge, dini baskıyı daha fazla hissediyor mu?

Aynen öyle; duvardaki yazılar İslamcı, Türkçü, ırkçı, faşist yazılar. Geçenlerde de Suriye’de IŞİD’in kontrolündeki bir yerde çekilen bir fotoğraf gördüm. Orada bir grup IŞİD’li “Cizre bodrumuna selam” diye yazıp fotoğraf çektirmiş, bunun önünde poz vermişler. Bu mesaj ve resim her iki savaştaki bağlantıyı da bir anlamda açıklıyor. Buradaki insanlarda şu düşünce de var: IŞİD’i destekleyen bir devletle karşı karşıyayız. Kürtlere karşı IŞİD’i bile destekledi. Tanklar ya Rojava’ya girecekti ya Nusaybin’e. Rojava’ya giremedi, Nusaybin’e girdi. İnsanlar böyle düşünüyor. Kürtler politik olarak da bunları düşünüp analiz edebilen insanlar. Rojava’da yapılamayanın sınırın öbür tarafında, bu bölgede yapıldığını düşünüyorlar.

Sivillerin katledilmesi, evlerinin yıkılması, talan edilmesinin yanında cinsiyetçi baskı ve yaklaşımlardan da söz ettiniz. Bunları açabilir misiniz?

Cizre’de gittiğim evde yerlerde iç çamaşırları, kullanılmış prezervatifler vardı. Bunları yazdığım için bana soruşturma açıldı. Çeşitli dairelere “fıstığın evi” gibi isimler verilmiş, yazılar yazılmıştı. Karıkocanın evlilik, düğün resimleri varsa adamın resmi parçalanmıştı, kadınınki yatağın üstünde duruyordu. Hakikaten hiç tahayyül edemeyeceğimiz, mide bulandıran birçok şey Cizre’deki evlerin içinde vardı. Yüksekova ne durumda daha bilmiyorum ama Cizre’den çok farklı olmadığını düşünüyorum. Sadece şöyle bir fark olabilir: Cizre’deki bu durum çok fazla gündeme geldi. Dışarıdan birçok insan da bunu gündeme getirdi. Aynı zamanda Mazlumder’in, İHD’nin raporlarında evlerin içlerinin durumu yer aldı. Ben bunları ilk gördüğümde devlet bunları neden temizlemedi, neden bunları görmemizi istedi diye düşündüm. Çünkü Cizre, operasyonlar bittikten iki üç ay sonra açıldı. Eğer devlet bizlerin görmesini istemeseydi bunları temizlerdi. Biz iki üç ay sonra gitmemize rağmen bu manzaraları gördük. Muhtemelen görmemizi istediler, belki de dile getirilemeyeceğini düşündüler.

Cizre’de yasaklar sırasında kadınların ne yaşadığını bilmiyoruz. Bazı tacizlere ya da daha vahim olaylara ilişkin duyumlar alıyoruz. Mahallelerde gezerken çocuklar “İşte, burada bir kadın vardı onu inşaata götürdüler” diye anlatıyor. Ama bunları teyit ettiremediğimiz için dile de getiremiyoruz. İnsanların göze alıp bunları anlatması da zor çünkü her taraf özel tim. Birçok insan eskiden daha rahat konuşurken, şimdi insanlar konuşmak istemiyorlar. Sonuçta biz dönüyoruz, onlar oralarda kalıyorlar. Konuşanların da başına zaten birçok iş geliyor. O yüzden artık bilgi almak da o kadar kolay değil. Kadınların neler yaşadığına dair daha derin bir araştırma yapılması gerektiğini düşünüyorum. Özellikle de Cizre’de. Yüksekova’da da kadınların neler yaşadığını bilmiyoruz. Belki bunlar aylar, yıllar sonra ortaya çıkacak. Savaşın aynı zamanda böyle cinsiyetçi bir boyutu da var.

7 Haziran seçimleri öncesinde Kürt meselesinin çözümünü konuşuyorduk, şimdi sizin de bahsettiğiniz gibi 90’lardan çok daha kötü olan savaş koşullarını konuşuyoruz. Sizce bu kadar şiddetli bir savaş dönemine geçilmesine neden olan koşullar neydi? Bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Ben aslında bir noktada tekrar çatışma çıkacağını düşünüyordum. Çünkü çözüm sürecinden her iki tarafın anladığı şeyler farklıydı. Devlet sürece silahsızlanma olarak bakıyordu, Kürt hareketi başka bir toplum tahayyülü olarak bakıyordu. Bu kadar farklı bakışların bir yerde çatışacağı belliydi. Ama bana bir yıl önce savaş çıkacak deseniz hiçbirimiz böyle bir savaşı tahayyül edemezdik. Burada bir yıl önce kendi kendimize koruculuğun kaldırılmasını, geçmişle yüzleşmeyi konuşurken olaylara çok naif baktığımızı görüyorum şimdi. O dönem devlet içinde neler konuşulduğunu bilmiyoruz ama başka şeylerin planlanmış olduğunu görüyoruz. Bunların önceden planlandığına dair bir dolu emare var, MGK toplantıları, çökertme planları… Belki de bizler, bu yüzyılda bunların yapılamayacağına, savaş hukukuna, insan hakları hukukuna, tüm bunların mekanizmalarına güvendik. Dünyadan bir ses çıkmadı; bu sessizlik daha fazlasının yapılmasına neden oldu. Mesela, “Cizre’de biz milyonlar kapıya dayanmış olsaydık, Nusaybin yaşanır mıydı?” diye düşünüyorum. Sonuçta hepimiz Cizre’ye çok üzüldük, olanları dile getirmeye çalıştık ama milyonlarca insan Cizre’nin kapısına dayanamadık. O insanların televizyon programlarına çıkmasına, seslerinin duyurulmasına bir şekilde izin verildi. Bazı yerlerde telefon iletişimleri de kesilmişti. Cizre’de devlet bunu kesmedi. Ve bize izlettirile izlettirile o insanlar yakıldılar. Sonra devlet, o yıkıntıların üstüne Türk bayrakları astı. Böylece “İşte bak, seni ezdik, yendik” dedi.

PKK’nin politikası da savaşı şehir merkezlerine çekmek oldu. PKK’nin geliştirdiği politikaları nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu, birebir orada yaşayan insanların hayatını etkileyen bir durumdu ve bu kararı o bölge halkı vermedi. Bu konuda Diyarbakır’daki insanların yaklaşımı nedir?

Biz başta ne olduğunu Diyarbakır’da bile anlamadık. Mesela Sur’daki durumu anlatayım: Babam Sur’da yaşıyor; oraya her gün bir şekilde uğruyorum. Önce hendekler küçüktü, etrafında mahallenin kendi gençleri vardı. Biz gençlerle konuştuğumuzda “Ama biz bunu yapmazsak gelip tutukluyorlar bizi” diyorlardı. Açıkçası ortada şehir savaşına hazırlık gibi bir durum yoktu. Daha sonra ekim-kasım sonuna kadar, Tahir Elçi’nin öldürüldüğü tarihe kadar o hendeklerin her hafta biraz daha yükseldiğini gördük. Hendekler yükseltilirken polis de oradaydı. Tahir Abi öldürülmeden bir gece önce oradaydım ben yine. Artık oraya kimse girmiyormuş, beni de çıkarttılar. Bomba düzenekleri de vardı, eli silahlı gençler de vardı ama aynı zamanda artık mahalleden olmayan eli silahlı insanlar da vardı. Aslında en azından Suriçi için işin renginin kasım sonuna doğru değiştiğini söyleyebilirim. Daha önce mahallenin gençleri, tutuklanmamak için, mahallelerini savunmak için bunu yapıyor düşüncesi ağır basıyordu, belki yine naif bakıyorduk. Ama kasım sonuna doğru bunun başka bir yere gittiğini iyice hissetmeye başladık. Hendekler aslında Cizre, Nusaybin gibi yerlerde ara ara kurulup kaldırılan araçlar hâline dönüşmüştü. İlk hendekler yaklaşık bir buçuk iki yıl önce Cizre’de kurulmuştu; sonra Kürt siyasetçiler araya girdi, hendekler kaldırıldı. Kaldırıldığı gün polis mahalleye girerek 10 yaşında bir çocuğu öldürdü.

Sonuç olarak baktığımızda, bizim en büyük şehirlerimiz yıkıldı. Tabii ki Kürtler bu durumu sorguluyorlar. Bu sorgulama eylül-ekim aylarında çok daha fazlaydı. Hendekler, ben de dahil, ciddi bir kesimi rahatsız etmişti. Özyönetim ilanlarının bu şekilde yapılması mı gerekiyordu? Çünkü özyönetim çok kıymetli bir hak, uğruna bunca mücadele edilmiş, bedel ödenmiş bir hakkın bu şekilde ilanından açıkçası rahatsız olmuştum. Birçok kişi de bundan rahatsız oldu. Çünkü özyönetim ilan ettikten sonra ne olacak, hazırlıklar yapıldı mı? Devlet, özyönetim ilanını tüm bu savaşın gerekçesi olarak kullandı. Birçok şehir hendekler ve özyönetim ilanları gerekçe gösterilerek yıkıldı. O yüzden eylül, ekim, kasım aylarında Diyarbakır, Cizre, Nusaybin’de bu duruma ilişkin çok ciddi eleştiriler vardı. Fakat kasımdan sonra devlet, öylesine bir vahşet uyguladı ki bu tartışma geride kalmaya başladı. Bugün Kürtlerin çoğunluğu için hendekler tartışması geride kalmış bir tartışmadır.

Bugün siz Kürt bölgelerine geldiğinizde insanlar şunu söyleyecekler: “Evet hendek vardı, hendeğin arkasında eli silahlı gençler vardı ama bununla mücadelenin şekli bir şehri havadan bombalamak mıydı? İnsanları tankla, topla, çoluk çocuk, sivil ayırt etmeden öldürmek miydi?” O yüzden bu tartışma Kürtler için biraz geride kaldı artık. Çünkü çok büyük bir vahşet gördüler. Hendeğin olduğu ve olmadığı her yerde o kadar korkunç şeyler yapıldı ki… Bütün şehirler topyekûn cezalandırıldı. Beş bin yıllık şehir Sur -kimler gelmiş geçmiş- tankla topla yıkıldı. Ciddi bir kesim hendekleri olumlamıyordu fakat bu hendeklerle mücadelenin yolu yakıp yıkmak, yüz binlerce insanı göçe zorlamak değildi. Devlet bu yolu seçti; böyle bir gerçek var karşınızda. İnsanların yatak odalarına kadar girip yazıları yazabildiler, tüm bunları yapabildiler. Cenazeler parçalanabildi, cenazelerin gözleri oyuldu. Bunlar normal şeyler değil. O yüzden de benim gözlemime göre o tartışma Kürtler açısından geride kaldı.

Operasyonlardan sonra tarihi Sur ilçesinde yaklaşık 1800 parselin acele kamulaştırılacağı haberleri yer aldı. Bu suretle bölgenin yerle bir edilen tarihsel dokusu yanında nüfus yapısının da talan edilmek istendiğini görüyoruz. Bölge halkı, belediyeler ve sivil toplum örgütleri şehrin ve yaşamların yeniden kurulması konusunda neler yapıyor?

Kamulaştırılmaya gidilen alan Sur’un yüzde 84’ü bildiğim kadarıyla.Danıştay’a başvurular yapıldı. Benim de Sur’da evim var; ben de Danıştay’a başvurdum. Fakat ordan ne karar geleceğini bilmiyoruz.

Şu anda belediyelerin bu süreçte fazla etkileri olduğunu düşünmüyorum. Hem sivil toplum hem yerel yönetimler bu aşamada pek etkili olamadılar. Çünkü, belediyeler ya da Kürt Siyasi Hareketi’ne yakın sivil toplum örgütlerinden dışarıda çok az insan kaldı. Tüm bunlar olurken bir yandan da tutuklamalar yaşanıyordu. Mesela, bir arkadaşımla konuşuyorum, haftaya bakıyorum o yok, onu da tutuklamışlar. Birçok yerde zaten belediye başkanları içeride, Demokratik Bölgeler Partisi Eş Genel Başkanı Kamuran Yüksek içerde. Ayrıca bizim bireysel olarak yaşadığımız şoku herkes yaşadı, belediye de yaşadı. Bir anda Sur’dan binlerce insan çıkıyor ve kimse ne yapacağını bilemiyor. Diyarbakır’da bu kış hiç olmayan bir soğuk oldu; insanlar o soğukta ortada kaldılar. İnsanlar o süreçte sahipsiz kaldıklarını düşündüler. Yardım organizasyonları yapılana kadar sahipsiz de kaldılar. Yardım organizasyonları Rojava Derneği ve belediyeler tarafından yapıldı, halen de yapılıyor. Bu süreç, sokağa çıkma yasakları ilk başladığında çok hızlı işlemedi. Şimdi daha organize yürüyor.

Askeri müdahalenin yanında siyasi alan ve sivil toplum üzerinde de baskılar oluşturuluyor. Siyasetçiler, sivil toplum çalışanları tutuklandı ya da gözaltına alındı. Meclis siyaseti açısından milletvekili dokunulmazlıklarının kaldırılması gündemde. Siyasal ve sivil toplum alanındaki baskılardan bahsettiniz. Size açılan davalar da var. Bunlar üzerine konuşabiliriz. Hangi gerekçelerle açılıyor bu davalar?

Özellikle Kürt medyasında çalışanlara çok fazla dava açılıyor. Benim durumum bunlarla kıyaslanacak bir durum değil. Bildiğim kadarıyla kırk beş gazeteci içeride. Bunlardan on üçü DİHA’nın muhabiri. İçeride olma nedenleri özellikle bölgeden haber yapmaları. DİHA muhabirleri sokağa çıkma yasakları sırasında o yerlerde kalıp oralardan anında haber geçen insanlardı.

Bu dönemde gazetecilerin örgütlediği Haber Nöbeti dayanışması oldu.

Evet, Haber Nöbeti dayanışması çok kıymetli oldu ve çok ses de getirdi. Gazetecilerin gelip buraları görmeleri açısından da çok önemliydi. Ben gazetecilik mesleğinden gelmiyorum. Onların çektiklerinin ben ancak binde birini çekiyorum. Çünkü onlar haber peşinde koşuyorlar, bütün o alanlara girmeye, haber yapmaya, haberi ulaştırmaya çalışıyorlar. Ben bölgede olanları yazan biri olarak çeşitli sıkıntılar yaşıyorum. Cizre yazıma, emniyet güçlerini aşağıladığım gerekçesiyle soruşturma açıldı. Başka bir soruşturma da Özgür Gündem gazetesiyle gösterdiğim dayanışma üzerineydi. Ancak dediğim gibi, Kürt medyasında çalışan arkadaşların yaşadığı sıkıntılar yanında bizim yaşadığımız sıkıntıların lafı bile olmaz.

Özgür Gündem gazetesiyle dayanışmaya hangi gerekçeyle dava açıldı?

Özgür Gündem‘le dayanışmak için gazeteden, hem gazeteci olan hem de benim gibi yazan çizen insanları aradılar. Özgür Gündem’de bir günlüğüne genel yayın yönetmenliği yapmak ve böylece gazete üzerindeki baskıları azaltmak ve görünür kılmak amaçlandı. Benimle birlikte aralarında Celal Başlangıç, Fehim Işık, Melda Onur, Yıldırım Türker’in de olduğu bir grup insan buna destek verdi. Bu insanların hepsine soruşturma açıldı. Niye dayanışıyorsunuz gibi bir gerekçeyle soruşturma açamayacakları için gazetede o gün çıkan haberler üzerinden gerekçe bulmaya çalışıyorlar. Ama asıl amaç buralardan dışarıya bilgi veren insanların sesini kısmak, dayanışmayı engellemek, baskı uygulamak, biraz da korkutmak.

Hem savaş hem de siyasetçilere ve sivil topluma yönelik baskı bu kadar şiddetliyken insanlar ne düşünüyorlar?

Bölgeye destek sunan kurumlar çok fazla olmasa da yine de destek sunan kişiler var. Burada genel olarak insanlar batıya, Türklere çok kızgınlar. Birçok insan beraber yaşama olasılığının bittiğini düşünüyor. Ben de bunun çok azaldığını düşünüyorum açıkçası. Birlikte yaşayamıyorsak belki de birbirimize iyi komşular olabiliriz diye düşünüyorum. Kürtlerde, Cizre’de yapılanlar çok ciddi bir kırılma noktası oldu. Bizim artık Sur, Cizre, Yüksekova olmamış gibi yaşamamız mümkün değil. Eskiden bu kadar zulüm görüp buradaki insanların hâlâ barış isteyebildiğini görünce hayran olurdum. Son birkaç yılda yüzlerce cenazeye katıldım. Çocuğu öldürüldükten sonra tabutuna sarılıp hâlâ barış diyen anneler görüyordum. Artık bunu görmüyorum. Son aylarda bu yok. Cizre’de insanlara sorsanız size barış demeyecekler artık. İnsanların canı çok yandı. Bundan sonra barış masasının kurulması çok daha zor olacak. Beraber yaşamak artık Türklerin derdi, Türklerin düşünmesi gereken bir şey gibi görünüyor. Biz Cizre’de dolaşırken insanlar bizi kenara çekiyor ve sessizce Kürtçe konuşarak “İntikamımızı alın!” diyorlar. Neden? Çünkü insanlar burada canlı canlı yakıldı. Bugün artık Türklerle Kürtlerin beraber yaşama imkânının olabilmesi için Türklerin Kürtleri buna ikna etmesi gerekecek. Bu ikna süreci de ne kadar olur, Türkler Kürtleri nasıl ikna etmeye çalışır bilmiyorum. Ama bu süreçte insanlığa karşı işlenen suçları yargılamadan barış masasının kurulması zor. Örgüt barış masasına otursa bile bunun zor olduğunu düşünüyorum. Onların üzerinde de bu olayların duygusal baskısı, halkın baskısı var. Bu çok kolay olmayacak. Bunlar yaşanmamış gibi hayatımıza devam edemeyiz ki…

Diğer yandan batıda da insanların bu durumdan mutlu mesut olduklarını düşünmüyorum. Ama seslerini az çıkarıyorlar. Ses çıkarma sorumluluğunu yeterince yerine getirmiyorlar. İnsanlığa karşı suçlarda suçu işleyen kadar seslerini çıkarmayanların da sorumluluğu vardır. Savaş isteyenlerin, kötülerin sesi her yerde daha fazla çıkıyor ama iyilerin, savaş istemeyenlerin sesi az çıkıyor. Savaşa karşı sesi bir şekilde yükseltmek durumundayız. Bir de şu yol var, bunu deneyelim diye bir şey kalmadı artık. Sesimizi bu savaşa, burada yapılan her şeye karşı yükseltmemiz gerekiyor.

Geçtiğimiz yıllarda sizinle Suriye savaşı ve bölgeye yansımaları üzerine konuşmuştuk. Şimdiyse bölgedeki insanlar orada sığınmacı pozisyonuna gelmiş durumdalar. Evini terk etmeye zorlanan insanlarla nasıl bir dayanışma ilişkisi kuruluyor? İki savaş arasında kalan bölgede Suriye savaşının etkileri nasıl devam edi

Bölge şu an tarumar olmuş durumda. Geçen yıllarda sizinle konuştuğumuzda Ezidiler için seferber olmuştuk. Şu an öyle bir seferberlik hâlinde değiliz. Herkes kendi başının çaresine bakıyor. Diyarbakır’daki kamp halen devam ediyor ama diğer illerdeki kamplar kapatıldı çünkü çoğu döndü. Buradaki savaş ortamını görünce onlar da ya güneydeki kamplarda kalmayı tercih ettiler ya da döndüler. Şu anda Diyarbakır’daki Ezidi kampında bin beşyüze yakın kişi kaldı. Sizlerle geçen sene konuştuğumuz dönem bu sayı otuz bin civarındaydı. AFAD’ın yürüttüğü, Suriyelilerin kaldığı kamplara ben zaten hiçbir zaman giremedim.

Bugün artık Kürtler evleri, şehirleri yakılıp yıkıldığı için ortada kalmış durumdalar. Bugün, eğer Şırnak’a giderseniz yol üzerinde binlerce çadır göreceksiniz. O çadırlarda yaşamaya çalışan insanlar var. Van, Hakkari arasında yine binlerce çadır göreceksiniz. Sağlık Bakanlığı’nın verilerine göre sokağa çıkma yasakları sırasında 355 bin kişi yerinden olmuş durumda. Ama ben bu sayının Sağlık Bakanlığı’nın verdiği resmi verilerden çok daha fazla olduğunu düşünüyorum. Burada yarım milyona yakın insan evinden ve yuvasından oldu. Korkunç bir altüst oluştan bahsediyoruz. Bu insanlara yer gösterilmedi. “Biz Şırnak’ta operasyon başlatıyoruz, siz de şuraya gidin” denmedi. Anons yapıldı, “Şırnak’ı terk edin” dendi. Nereye gidecek bu insanlar? İnsanların çoğu, eline çadırını alıp Şırnak’ın yüz metre ötesine çıktı.

Tüm bu yaşananların kadınlar üzerindeki yansımaları nasıl oluyor?

Evsizlik, yuvasızlık, altüst oluş kadınları çok daha fazla etkiliyor. Mesela, Nusaybin’de bundan üç ay önceki yasakta erkeklerin çoğu yoktu. Nusaybin, Yüksekova, Şırnak gibi bölgelerde, erkeklerin ciddi bir kısmı inşaat sektöründe, mevsimlik işçi olarak, kamyoncu olarak çalışmak için başka illere giderler, belli dönemlerde olmazlar. Nusaybin’i topla tankla vurduklarında, evde kadınlar ve çocuklar vardı. Günler geçtikten sonra Nusaybin’deki raporlarda şunu görüyoruz: Kadınlar tavuklar için ayırdıkları kuru ekmekleri çocuklarına vermişler. Bir kere gıda ve açlık sorunuyla karşı karşıya kalınıyor. Çocuklarla birebir ilgilenen, onları doyurmak durumunda kalan kadınlardır. Nusaybin’e ilk yasak geldiğinde bölgede ağırlıklı olarak kadınlar vardı. Bir programa katıldığımda, bu dönemde neden sokağa çıkma yasağı ilan edildiğini anlayamadığımı anlatmıştım. O dönem kamyoncuların gittiği dönemdi; bölgede erkek neredeyse yoktu. Şimdi binlerce, on binlerce insan çadırlarda kalıyor.

Kamp gibi yerlerde mi?

Hayır, kamp gibi değil çünkü kamp kurulmasına da izin verilmiyor. HDP milletvekilleri çadırkent kurmak istemişlerdi. İnsanların toplu olarak bir yerde durmasına izin verilmiyor, dağılmaları isteniyor. Mesela Yüksekova’da çadırı, yıkılan evinin üstüne kuruyor ya da bahçesine kuruyor insanlar. Bir arada olsalar hayatı paylaşabilecekler, yemeğini, suyunu paylaşabilecekler. Yolda giderken bir yerde bir çadır, başka bir yerde bir çadır, sonra üç çadır daha görüyorsunuz. Bölgede yollarda yıkıntıların arasında bir sürü çadır var. Bütün bunlar karşısında yaşam mücadelesini ciddi şekilde vermek durumunda olan, çocuklara yemek bulmak zorunda olan kadınlar var. Ayrıca az önce dediğim gibi kadınların ne tür davranışlara maruz kaldığını da bilmiyoruz. Sadece yasak döneminde değil sonrasında da bu böyle. Kadınlar nasıl yaşıyorlar? Bu yasaklı şehirler tamamen özel timlerin gezdiği şehirler hâline geldi. Orada nasıl bir yaşam, kadınlara karşı nasıl bir davranış şekli var, bunlardan bihaberiz. Kendimiz gözlemlediğimizde bir yorum yapabiliyoruz, onun dışında, kadınlardan bilgi almak çok zor.

İki yıl önce Ezidiler ve Kobanêliler geldiğinde belediyelerin kamp kurmasına izin verilmişti. Şimdi neden kamplar kurulmasına izin verilmiyor? Kobanêlilerin ve Ezidilerin kalmış olduğu kamplara bölgeden göç etmek zorunda kalanlar neden geçemiyor?

İnsanlar evinin uzağına gitmek istemiyor, çünkü insanlar evinin, yuvasının derdinde. O nedenle şehrin içinde olmak istiyorlar. Yüksekova’da çok ev yıkılmış durumda, buraya çadırkent kuralım istendi. Bu çadırkente izin verilmemiş. Oradaki insanları Diyarbakır Fidanlık kampına götürsen gelmeyecekler ki, Yüksekova’da kalmak istiyorlar. Çocuğu ölmüş biri çocuğunun resmini arıyor, ona ait bir eşyayı arıyor. Senin onu oradan uzaklaştırman mümkün değil. Daha orta sınıf olanlar, imkânı varsa uzaklaşabiliyor. İnsanların çoğu yoksul, ya maddi nedenlerle gidemiyorlar ya da gitmek istemiyorlar. Gidenler de zaten her şeye rağmen dönüyorlar. Buna ben Kürtlerin azmi diyorum, sürekli yıkılıp yakılıyor hayatları, onlar her şeye rağmen dönüyorlar ve yaşamı yeniden kuruyorlar.

Son olarak söylemek istediğiniz bir şey var mı?

Bu şiddetin daha ötesi var mı diye düşünüyorum. Cenazelerin parçalandığı, cenazelerin yerde sürüklendiği bir şiddetten daha ötesi var mı bilmiyorum. Umarım daha da vahimini görmeyiz. Şimdi sesimizi yükseltmezsek, hakikaten ne zaman yükselteceğiz? Bunu herkesin kendisine sorması gerektiğini düşünüyorum.

Teşekkür ederiz…




› Yazdırılabilir Versiyon
› Orijinal Versiyon: http://www.bgst.org/tr/bgst-ana-sayfa-gundemler/nurcan-baysal-ile-soylesi

Paylaş:
E-bülten

BGST Aylık Bülten'e abone olmak için isim ve e-posta adresinizi bırakınız.

Tomtom Mahallesi, Kaymakam Reşat Bey Sok. 9/1 Beyoğlu - İstanbul / 0212 251 19 21

iletisim@bgst.org

BGST web sitesinde yayımlanan yazılar/çeviriler BGST sitesindeki orijinal linki verilerek kaynak gösterilmek ve yazarının/çevireninin adı mutlaka belirtilmek kaydıyla, ayrıca bir izin almadan internet üzerinden elektronik ortamda kullanılabilir. Yazı ve çevirilerin basılı ortamda kullanımı için yazar/çevirenin izni gereklidir.